BASINA VE KAMUOYUNA: 6 Şubat Depremlerinin 3. Yılı – Ekolojik Yıkımla Mücadele İçin Çağrı
6 Şubat Depremlerinin 3. Yılı: Ekolojik Yıkımla Mücadele İçin Çağrı
6 Şubat 2023’te yaşanan ve on binlerce insanın yaşamını yitirmesine neden olan depremlerin üzerinden üç yıl geçti. Depremin yaraları henüz sarılmamışken, bölgenin yeniden inşası sürecinde bilimden, planlamadan ve kamusal denetimden uzak politikaların uygulanması bölgeyi yeniden açık bir risk alanına dönüştürmektedir.
Deprem bölgelerinde yürütülen çalışmalar; Anayasa ile güvence altına alınmış sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkı ile barınma, temiz suya erişim ve sağlıklı gıdaya ulaşım gibi temel insan haklarını sağlamada da yetersiz kalmıştır. Bu tablo, afet sonrası sürecin kamusal sorumluluk ve bilimsel planlama ilkelerinden uzak biçimde yürütüldüğünün somut göstergesidir.
Su Varlıkları Korunmalı ve Temiz Suya Erişim Sağlanmalıdır
Depremde yıkılan binaların enkazının kontrolsüzce sulak alanlara, dere yataklarına, baraj gölleri yakınlarına dökülmesiyle birlikte su varlıkları üzerinde ağır metal, asbest gibi yoğun kirletici baskısı oluşmuştur. Bölgelerdeki su varlıklarının çevresindeki kirlilik kaynaklarının kontrol altına alınması ve su kalitesinin izlenmesi acil bir ihtiyaç olarak karşımızda durmaktadır. Öte yandan bölgede hızla artan taş ocakları faaliyetleri yeraltı sularına ve yaşam alanlarına ciddi zarar vermekte, bölgelerdeki su seviyelerinin düşmesine neden olmaktadır.
Bir kısmı Akdeniz kuşağı içerisinde yer alan deprem bölgesi, iklim değişikliğinin de etkisiyle birlikte, tarihinin en kurak dönemlerinden birini yaşamaktadır. Meteorolojik veriler, bölgedeki kuraklık baskısını belgelerken, kentler sistematik olarak su sıkıntısına girmeye başlamıştır. Kuraklık ve su varlıkları üzerindeki kirlilik, tarımsal sulamayı güçleştirerek bölgedeki gıda üretimini sekteye uğratmaktadır. Sulama imkânlarının daralması, ürün veriminin azalmasına, üretim maliyetlerinin artmasına ve gıda güvencesinin tehlikeye girmesine neden olmaktadır. Bölgelerdeki su alt yapısının sağlamlaştırılması, su kayıp kaçaklarının giderilmesi, bölgenin yağmur suyu hasadı gibi önlemlerle desteklenmesi gerekmektedir.
Temiz Hava Haktır
Bölgedeki yıkım ve inşaat faaliyetlerinde toz kontrolünün uygulanmaması, sulama ile toz bastırmanın yetersiz kalması ve denetimsiz açılan taş ocakları faaliyetleri havadaki toz yükünü artırmaktadır. Bölge, bugünkü mevcut hâliyle, yoğun beton santrali ve taş ocağı faaliyetleri ile birlikte adeta dev bir şantiye alanına dönüşmüştür. Yeniden inşa sürecinde yaşanan bu plansız “betonlaşma” politikası, ÇED süreçlerinin aksamasına, izin süreçlerinin hızlandırılmasıyla birlikte birçok ocak ve tesisin yerleşim yerlerine yakın kurulmasına neden olmaktadır.
Bölgedeki inşaat tozu ve ocaklardan çıkan toz bulutu, hava kirliliğini bölgede ikinci bir felaket boyutuna taşımaktadır. Mevcut ölçümlere göre, bölgelerdeki partikül madde (PM10) seviyeleri yasal sınırların oldukça üzerinde gözlemlenmektedir. Bölgede solunum yolu şikâyetlerinde belirgin bir artışın saptandığı; KOAH, astım, bronşit gibi hastalıkların yaygınlaştığı bilinmektedir. Artan kirliliğe rağmen, hava kalitesi izlemesi ve denetiminin yetersiz kaldığı, birçok bölgede ise sorunu ortaya koyacak ölçümlerin yapılmadığı bilinmektedir. Hava kirliliği verilerinin kamuoyuna açık bir şekilde paylaşılması, bölgedeki hava kirliliği probleminin görünür bir sorun hâline getirilmesi gerekmektedir. Hava kirliliğine bağlı hastalıkların takibi için İl Sağlık Müdürlükleri’nin yerel eylem planları hazırlaması ise bölgenin acil talepleri arasındadır.
Toprak Kirliliği Giderilmeli, Gıda Güvencesi Sağlanmalı Tarım Alanları Korunmalıdır
Deprem sonrasında oluşan milyonlarca ton enkazın atık yönetiminin gerçekleştirilememesi bölgedeki toprakları ağır metaller ve çeşitli kimyasal kirleticilerle karşı karşıya bırakmıştır. Bu kontrolsüz uygulamalar toprağın verimliliğini azaltmakta, tarımsal üretimi sekteye uğratmakta ve ciddi halk sağlığı ve gıda güvencesizliği riskleri doğurmaktadır.
Bölgede yaşanan deprem ve kuraklık nedeniyle zaten aksayan tarımsal üretim, tarım alanlarının kirlilik ve yapılaşma baskısı altında kalmasıyla daha da gerilemiştir. Deprem sonrasında çıkarılan torba yasa düzenlemeleriyle bölgelerdeki ormanlar, zeytinlikler ve tarım alanları dâhil olmak üzere pek çok alan yapılaşmaya açılmak istenmiştir. Bu toprakların kaybı; tarımsal üreticilerin geçim kaynaklarının ortadan kaldırılması, kırsal yaşamın tasfiyesi ve bölgenin ekonomik bağımsızlığının zedelenmesi anlamına gelmektedir. Üstelik zeytinlikler, yürürlükteki mevzuat uyarınca 1930’lu yıllardan bu yana özel koruma altındadır. Bu alanların yapılaşmaya açılması kamu yararına açıkça ters düşen bir uygulamadır.
Bölgedeki toprak kirliliği düzenli olarak izlenmeli, kirlenen topraklar derhâl rehabilite edilmelidir. Tarım alanlarının imara açılmasına ve zeytinliklerin tahribatına son verilmeli; yasal koruma ve denetim mekanizmaları güçlendirilmelidir. Sulama altyapısı onarılıp geliştirilerek üretim sürekliliği sağlanmalı ve toplumun gıda güvencesi kamusal bir sorumluluk olarak güvence altına alınmalıdır.
Asbest Tehlikesi ve Enkaz Yönetimi
Türkiye’de 2010’a kadar pek çok yapı malzemesinde asbest kullanıldığı bilinmektedir. Dolayısıyla depremde yıkılan binaların önemli bir kısmı asbestli malzeme barındırıyordu. Nitekim TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin Hatay’da yaptığı teknik incelemede, farklı noktalardan alınan 45 enkaz ve toz örneğinin 16’sında asbest lifleri tespit edilmiştir. Örnekler bina enkazlarından, yerleşim alanlarındaki çadır ve konteynerlerin yüzeylerinden, hatta bölgede seyahat eden bir aracın üzerindeki tozdan alınmıştır. Bu sonuçlar, asbestin geniş çevreye yayıldığını ortaya koymuştur. Yağmur yağmış olmasına rağmen çadırların üzerindeki tozda dahi asbest çıkması, bölge genelinde asbest bulaşması olduğunu kanıtlamıştır.
Deprem bölgesinde ne yazık ki enkaz kaldırma faaliyetleri bilimsel yönetmeliklere aykırı biçimde yürütülmüştür. Önlem alınmadığı için enkaz tozu havaya karışmış, asbest yayılımı hızlanmıştır. Tehlikeli atık sayılan asbestli malzemeler diğer molozlarla karıştırılarak bertaraf edilmiş, enkaz döküm sahalarının seçiminde hatalar yapılarak birçoğu yerleşim yerlerine çok yakın mesafelerde belirlenmiştir. Atıkların üzeri toprakla örtülmediği için rüzgârla etrafa yayılmış; yağmurla toprağa karışmış, oradan yeraltı sularına ve nehirlere sızma tehlikesi taşımıştır. Bölgelerdeki asbest yayılımının ciddiyetle araştırılması, asbeste yönelik acil önlemler geliştirilerek halk sağlığının güvence altına alınması gerekmektedir.
Plansız Yeniden Yapılaşmaya Son Verilmeli, Ekosistem Üzerindeki Rant Baskısından Vazgeçilmelidir
Deprem sonrası konut ihtiyacı gerekçe gösterilerek bölgede hızla yapılaşmaya gidilmiştir. Toplu Konut İdaresi (TOKİ) eliyle on binlerce konut ihalesi açılmış; ancak bu sürece halkın talepleri ve meslek odalarının teknik görüşleri dahil edilmemiştir. Bu süreçte çevre koruma statülerine sahip alanlar dahi göz ardı edilmiş; plansız ve programsız yapılaşma, kentleri afetlere karşı daha dirençli kılmak bir yana yeni riskler doğurmuştur.
Plansız yeniden yapılaşmanın en somut zararlarından biri, mevcut yeşil alanların tahrip edilmesi olmuştur. Birçok alanda, ağaçlar kesilmiş, parklar halka kapatılmış, ağaçlar sulanmadığı için kurumaya yüz tutmuştur. Bu yönüyle bölge insanlarının toplumsal hafızasına da darbe vurulmuştur. Bölgenin yeniden inşasında doğa temelli çözümler merkeze alınmalı klasik betonlaşma yerine doğayla uyumlu, ekosistem temelli yaklaşımların benimsenmesi gerekmektedir. Kentlerin yeniden geliştirilmesinde yeterli sayıda açık ve yeşil alan bırakılması, yerleşimlerin dere yataklarından uzak tutulması, yeşil tampon bölgelerin oluşturulması, yağmur suyunu emebilen geçirgen yüzeylerin korunması ve kent ormanlarının planlanması bu örneklerden bazılarıdır. Beton baskısı yerine ekosistem odaklı, iklime uyumlu bir planlama benimsenmesi bir zorunluluktur.
Ekolojik Yıkımın Onarımı İçin Bilimsel, Kamucu ve Katılımcı Bir Yeniden İnşa Şarttır
6 Şubat depremlerinin ardından ortaya çıkan yıkım toprağı, suyu, havayı ve tüm yaşam alanlarını etkileyen çok boyutlu bir ekolojik krize dönüşmüştür. Enkaz yönetiminden altyapı eksikliklerine, tarım alanlarının tahribatından halk sağlığı risklerine kadar uzanan bu tablo, afet sonrası sürecin çevresel boyutunun acil ve yaşamsal bir mesele olduğunu açıkça göstermektedir.
Yeniden inşa süreci, istisnai uygulamalarla değil; hukuk, bilim ve kamu yararı ilkeleri temelinde yürütülmelidir. “Olağanüstü hâl” uygulamaları, ekolojik yıkımın ve hukuksuzluğun gerekçesi haline getirilmemelidir. Afet risklerini azaltmaya yönelik politikalar, bilimsel bilgiye dayanan, bütüncül ve kamucu bir anlayışla ele alınmalıdır. Deprem sonrası ortaya çıkan çevresel etkiler, atık yönetimi sorunları ve halk sağlığına yönelik riskler; sermayenin değil toplumun ihtiyaçlarını esas alan bir planlama ile meslek örgütlerinin etkin katılımı sağlanarak yönetilmelidir. Kentler rant için değil, yaşam için yeniden kurulmalıdır. Gerekli yapısal dönüşümler gecikmeksizin hayata geçirilmeli; kamusal planlama ve denetim mekanizmaları işletilmelidir.
6 Şubat’ta yitirdiklerimizi unutmuyoruz. Bu yıkımı kader olarak kabul etmiyoruz. Bilimin, emeğin ve kamusal sorumluluğun yanında durmaya; yaşamı savunmaya devam edeceğiz.
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası
İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu
06 Şubat 2026
