TMMOB
Çevre Mühendisleri Odası
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası
TMMOB
Çevre Mühendisleri Odası
Herkes Için Sağlıklı Yaşam Hakkı, Sağlıklı Suya Erişim Hakkı Mücadelesi
Izmir Şube 22.03.2019 (Son Güncelleme: 22.03.2019 11:07:43)

BASINA VE KAMUOYUNA 

HERKES İÇİN SAĞLIKLI YAŞAM HAKKI, SAĞLIKLI SUYA ERİŞİM HAKKI MÜCADELESİ

 

Kentleşme, sanayileşme, nüfus artışı, ormansızlaşma, doğal varlıkların kontrolsüz tüketimi, iklim değişikliği süreçlerinin getirdiği baskılar ile yaşamın temel unsuru olan ve daha da kısıtlı hale gelen su kaynaklarının önemine dikkat çekmek amacı ile   1993 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda kabul edilen  22 Mart  Dünya Su Günü`nde her yıl farklı bir  tema

çevresinde su varlığının korunması, yanlış ve verimsiz kullanımından kaynaklanan sorunlar konusunda farkındalık yaratmak amacıyla, tüm ülkelerde çeşitli etkinlikler düzenlenmektedir. 2019 Yılı Teması "Kimseyi Geride Bırakmamak" Herkes için Su olarak belirlenmiştir ancak 22 Mart Dünya Su Gününün; aynı zamanda suyun ilk defa "piyasada alımı satımı yapılabilecek bir meta" olarak tanımlandığı yer olarak suyu da bir meta haline getirdiği gerçeğini gözardı etmemek gerekmektedir.

Birleşmiş Milletler tarafından yayımlanmış olan Dünya Su Gelişim Raporu`na göre, Dünyada 748 milyon kişi temiz içme suyuna ulaşamıyor, aşırı kentleşme nedeni ile boyutu büyüyen temiz suya ulaşım sorunu kapsamında; Dünya kentlerinde 20 yıl önce 111 milyon kişi bu olanaktan yoksunken, şimdi bu sayı 149 milyona ulaşmış durumda. Tüm dünyada üretilen atıksuların ancak %20`lik bir kısmı uygun bir şekilde arıtılmaktadır. Raporda, atıksu arıtım oranlarının ülkelerin gelir düzeyleriye doğrudan ilişki olduğu belirtilerek, düşük gelir düzeyine sahip ülkelerde nüfusun ancak on bin de 2`sinin atıksu arıtım hizmetlerinden yararlanırken, alt orta gelir düzeyine sahip ülkelerde bu oranın yüzde 2, üst orta gelir düzeyine sahip ülkelerde yüzde 13,8 olduğu, yüksek gelir düzeyine sahip ülkelerde ise atıksu arıtma hizmetlerinden yararlanan nüfusun yüzde 78,9 oranında olduğu belirtilmektedir. Dünyada  9,5 milyar kişiye ulaşan nüfusun 35 yıl içerisinde su talebinde % 55, endüstrinin su talebinde 400‘e varan bir artış tahmin edilmekte. Tarım sektöründe yapılan değerlendirmelerde ise; rapora göre son 50 yıl içinde ekilen araziler yalnızca %12 arttığı halde tarımın kullandığı su %117 artış göstermiştir.

Ülkemizde Su Yönetimine ilişkin çalışmalar değerlendirildiğine; Su karnemiz oldukça çarpıcı verileri ortaya koymaktadır.

Ülkemizde su tüketiminin %70`i tarımsal, %20`si kentsel ve %10`u ise endüstriyel alanda gerçekleşmektedir. Dünyada ve ülkemizde giderek daha kıt bir kaynak olan suyun etkin ve adil bir kullanımı olduğunu söylemek ise mümkün değildir.

Yıllık tüketilebilir su potansiyeli ise 112 milyar m3 olan ülkemizde kişi başına tüketilebilir su potansiyeli 1.519 m3 civarında olup, bu değer "su azlığı" yaşanan bir ülke olduğumuzu ve bu değerin 2030 yılında 1000m3 olacağı öngörülmekte, "su fakiri" ülkeler sınıfına girebileceğimizi göstermektedir. Küresel iklim değişikliğine ilişkin senaryolar ülkemizin bu süreçten olumsuz yönde etkileneceğini ve su kısıtımızın daha da artacağını ortaya koymaktadır.

Ülkemizde yıllık evsel  atıksu  miktarının 4,3 milyar m3`e ulaşmakta ve bunun 3,5 milyar m3`e tekabül eden yüzde 75`lik bölümü atıksu arıtma tesislerinde arıtılmaktadır. Ayrıca, ülkemizde yılda 875 milyon m3 evsel atıksu ön arıtma işlemleri sonrası derin deniz deşarjı ile denizlere boşaltılmaktadır. Ülkemizde herhangi bir arıtma işlemine tabi tutulmayan evsel atıksu miktarı ise yıllık 800 milyon m3 düzeyindedir. Avrupa Birliği standartlarında arıtılan atık su oranı ise yüzde 41,6 olarak gerçekleşmiştir. Her iki yurttaşımızdan birinin ürettiği atık su halen standartlara uygun arıtılamamaktadır.

 

İçme ve kullanma suyu şebekesi ile hizmet verilen belediye nüfusunun 2014 yılı itibariyle Türkiye nüfusu içindeki payı %91, toplam belediye nüfusu içindeki payı ise %97 olarak tespit edilmiştir. İçme suyu arıtma tesisleri ile hizmet verilen belediye nüfusunun oranı ise Türkiye nüfusu içinde %54, toplam belediye nüfusu içinde %58 olarak hesaplanmıştır. Her iki yurttaşımızdan birine sağlıklı içme suyu temin edilememektedir. Ayrıca şehir şebekelerinde %30`u aşan kaçaklar önemli bir ekonomik kayba yol açmaktadır. DSİ verilerine göre kaybolan su miktarı 41 milyon nüfusa sahip bir ülkenin 1 yıllık su ihtiyacıdır. Bu miktar İstanbul kentinin 2,5 yılık su ihtiyacını karşılayacak düzeydedir.

Ülkemizin Su Yönetimi ve Su Karnesine ilişkin Verilere kapsamında Kentimizin Su Yönetimine baktığımızda ise; iki farklı tablo ile karşı karşıyayız..

Evsel Atıksuların arıtılması için ülkemizde toplam 884 atıksu arıtma tesisi olmakla birlikte bunların 55`i fiziksel atıksu arıtma tesisi, 495`i biyolojik atıksu arıtma tesisi, 135`i gelişmiş atıksu arıtma tesisi ve 199`u doğal arıtma sistemidir. İzmir Kentinde ise 61 adet atıksu arıtma tesisi bulunmakta ,bunların 37 tanesi biyolojik atıksu arıtma tesisi, 18 tanesi gelişmiş atıksu arıtma tesisi ve 6 tanesi doğal arıtma sistemidir. İzmir halen, ülkemizde Avrupa standartlarında arıtım yapan en fazla tesise sahip olan kent olduğu gibi, ülkemizde kişi başına Avrupa standartlarında en fazla atıksu arıtımının gerçekleştirildiği kenttir.

Atıksu arıtımı sonucu oluşan arıtma çamurlarının oksijensiz koşullarda çürütülerek elde edilen biyogazla geriye kalan arıtma çamurlarının kurutulması amacıyla inşa edilen Çiğli Çamur Çürütme Kurutma Üniteleri 2015 yılında tamamlanmış olup, elde edilen kurutulmuş çamurlar çimento sanayinde ek yakıt olarak kullanılmaktadır. Menderes ilçesi atıksularının arıtıldığı Havza Atıksu Arıtma Tesisi`nde oluşan çamurlarsa, 2014 yılında inşa edilen ve yenilenebilir enerji kaynağı olarak güneş enerjisinin kullanıldığı Solar Çamur Kurutma Ünitelerinde kurutulmaktadır.

Arıtma Tesisleri ve yatırımları ile TUIK verileri kapsamında başarılı olan İzmir, kentin yoğun yapılaşmasına ve planlanamamasına yetişemeyen altyapı eksiklikleri ile de karşı karşıyadır. Kentin altyapı yatırımlarının yapılaşma sürecine yetişemediği kentin yöneticileri tarafından ifade edilerek koku sorununa yönelik planlamalardan bahsedilirken, kentin yapılaşma ve kontrolsüz büyüme  sürecinde altyapı yetersizliklerinin planlanamadığı gerçeğini de unutmamak gerekir.

İçme suyu ve Atıksu arıtma tesisleri sayısı ve kalitesi ile Ülkemizin diğer kentlerinden önde olan İzmir Kenti; Bardağın diğer tarafından bakıldığında ise yeterli suya sahip olamadığı için kilometrelerce öteden Gördes Barajından su temini sağlanmaktadır.  Bir taraftan kilometrelerce öteden yüksek maliyet ve işgücü harcanarak su temin eden İzmir; gelecekteki su kaynağı olan Çamlı Baraj Havzasında altın Madenciliğinin getirdiği kirlilik riski ile karşı karşıyadır. Kentte su yönetiminden sorumlu kuruluşlar olan İZSU ve DSİ Gelecekteki su kaynakları için farklı yaklaşımlar sergilemektedir. İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZSU Çamlı Barajını zorunluluk olarak görürken, DSİ Baraj yapımını öngörmemektedir. Kentin  Su Yönetiminden sorumlu iki kuruluş politikaları İzmirliyi sağlıklı suya ulaşma konusunda tehlikede bırakmaktadır. Bununla birlikte maden işletmesinin mevcut hali ile yarattığı kirlilik mahkeme kararları ve bilirkişi raporları ile ortaya konulmuş ve ÇED Kapasite Artışına ilişkin ÇED Olumlu Kararı İptal edilmişken; Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından tüm bu aşamalar göz ardı edilerek ÇED Kapasite Artışına ilişkin ÇED süreci yeniden yürütülmüş ve ÇED Olumlu Kararı yenilenmiştir. Efemçukuru İzmir Kenti Yerel Yönetimi tarafından Kentin Su kaynağı olarak tanımlanmaya devam ederken, tüm itirazlara rağmen Merkezi İdareler tarafından kirlilik riski ile baş başa bırakılmıştır.

 

 

Diğer taraftan; Kentimizde Gediz, K. Menderes, Kuzey Ege, Gördes Havzalarını değerlendirdiğimizde kalite ve miktar olarak  bulunduğu durum;  su kaynaklarımızın karşı karşıya bulunduğu çevresel risklerin yönetilemediği ve acil planlama ve yönetim süreçleri gerçekleştirilemezse geri dönüşü mümkün olmayan noktalara ilerlediğinin de bir göstergesi. Kentimizin İçme suyu kaynağı olan Tahtalı Baraj Havzası İle İZSU Yönetmelikleri ile de koruma altında tutulmaya çalışan havzada kentleşme ve sanayi baskısı mevzuat değişiklikleri ile koruma kapsamının yumuşatılması yaşam kaynaklarımızın da bu baskılara feda edilmesinin önünü açacaktır. Bu noktada Söz konusu mevzuatların yaşamsal kaynağımız olan Su varlıklarımızın miktar, kalitesinin korunması, iyileştirilmesi ve doğru planlama süreçleri ile sürekliliğin sağlanması yönünde planlama, uygulama, denetim mekanizmalarının birlikte uyum içerisinde ve güçlü işletilmesi büyük önem taşımaktadır.

 2019 Dünya Su Gününde "Kimseyi Geride Bırakmamak" teması ileherkesin sağlıklı temiz suya erişim hakkı vurgusuna yer verilen süreçte Ülkemizde yürütülen politika ve yasal mevzuat değişiklikleri ile; doğal varlıklarımızın, tarım alanları, orman alanları, meralar, sulak alanlar, su havzaları ve diğer korunması gereken alanlarda yapılaşma ve rant baskısı neden ile koruma amaçlı yürütüldüğü ifade edilen düzenlemelerin tam tersi sonuçlar yarattığına tanık oluyoruz..

Birleşmiş Milletler tarafından 1975 yılından beri 21 Mart Dünya Ormancılık Günü olarak kabul ediliyor. Su kaynaklarının korunmasında önemli etken olan ormanlarımızın ülkemizdeki varlıkları bile tartışma konusu olmaya devam ediyor. Bir taraftan yapılan mevzuat değişiklikleri ve uygulamalar ile orman alanları her türlü faaliyete açılır ve mevcut orman ekosistemi yok edilirken, bir taraftan Yapılan ağaçlandırma faaliyetlerinden övgü ile bahsedilerek Dikilen fidan sayısının orman ekosistemi olarak değerlendirilmesinin bilimsel gerçekliği bir tarafa bırakılarak yeni orman alanları yaratıldığı, orman varlığının arttırıldığı resmi makamlarca ifade ediliyor.  Ülkemizdeki resmi veriler; Marmara, Ege, Batı Karadeniz bölgelerinde kentleşme ve sanayileşmenin en yoğun olduğu illerde Orman varlığının azaldığını, kırsal göç veren illerde ise artış olduğunu gösteriyor. Sulak alanlar da benzer baskıları yaşıyor. Türkiye`de korunması gereken 130 civarındaki sulak alandan sadece 14`ü Ramsar Koruması altında. 

Ülkemizde Su yönetimi süreçlerinde; Suyun Yönetimi, Kalite ve miktarının İzlenmesi, Havzaların Yönetimi Planlanması süreçleri Orman ve Su Bakanlığı sonrasında  Tarım Orman Bakanlığı Yönetiminde; Atıksu ve Kirlilik, İzin süreçlerinin Yönetilmesi ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Yönetiminde gerçekleştirilmektedir. İki Farklı bileşene sahip olan Su Yönetimi üzerine çalışmalar yürüten her iki bakanlığın yaptığı mevzuat ve uygulamaların birbiri ile uyumlu ve tamamlar nitelikte olmalı, bütüncül bir planlama gerçekleştirilmelidir.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yürütülen Su Kirliliği Kontrol Yönetmeliğinde değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik 14 Şubat 2018 de Resmi Gazetede Yayınlanmış, İlgili Değişiklik İle İçme ve Kullanma Suyu Havza Alanlarının Korunması ve Planlanmasına ilişkin maddeler yürürlükten kaldırılmıştır. Orman ve Su Bakanlığı tarafından yürütülen İçme ve Kullanma Suyu Havzalarının Korunmasına Dair Yönetmelik ve  Su Havzalarının Korunması ve Yönetim Planlarının Hazırlanmasına dair Yönetmelik Değişiklikleri 2017 Yılı Ekim Ayında Resmi Gazetede yayınlanmıştır.

Ülkemizin için son derece önemli olan İçme ve Kullanma Suyu Havzalarının Korunması ve Bu Havzaların Yönetimine ilişkin planlama süreçlerinin Ayrı mevzuatlar olarak değerlendirilmesi, konunun önemi ve içeriği olarak doğru çalışmalar olarak değerlendirilirken, bu düzenlemelerin birbiri ile uyumlu ve eş zamanlı olması Su Yönetimi gibi iki farklı bakanlığın sorumluluk aldığı  yaşamsal önemi olan konularda  bütünsel bir planlama ve bakış önemlidir.

 

 

 

 Tarım ve Orman Bakanlığı bünyesindeki kuruluşlar tarafından plansız kentleşme, sanayileşme, doğal varlıkların kaybı süreci ile kirlilik ve yol oma süreçlerini  yaşayan su kaynakları ve havzalarının korunması adına düzenlenen Yönetmelik çalışmaları ve Planlama süreçleri yürütülmektedir. Ancak Su Varlıklarının korunması adına çıkarılan çalışmalar içeriğindeki maddelere bakıldığında korunan alanlar  ve bu alanlarda yürütülecek faaliyetlere ilişkin değerlendirmelere ayrıntılı baktığımızda;  Mutlak koruma alanlarının daraltıldığını, madencilik, sanayi ve yapılaşma faaliyetlerine ilişkin alanların korunmasına yönelik olumsuz süreçler getirecek faaliyetlerin gerçekleşmesine yol açabilecek düzenlemeler konusunda belirsizlikler, İdarelerin kararlarına bırakılan süreçler olduğunu görüyoruz. Madencilik Faaliyetleri ile ilgili olarak Maden Kanunu kapsamında  yapılan düzenlemelerin çevresel risk yaratmayacak şekilde belli süreçlerde izin verilme şatlarına bağlanabildiği noktalar Yönetmelik uygulamalarının ve planlama süreçlerinin son derece hassas denetlenmesi ve izlenmesi  gerekliliğini de ortaya koymaktadır.

Ülkemizde son dönemlerde özellikle korunan alanlarda gerçekleştirilen yasal düzenlemelerin adı ve amacı koruma ve planlı yönetme ilkesini içerse de içeriğindeki düzenlemeler ve uygulamaların bunun tersi yönde geliştiğini her bölgemizde yaşayarak görüyoruz.

Ülkemizde ve Kentimizde yaşadığımız örnekler suyumuzu yönetemediğimiz gerçeğini ortaya koymaktadır. Sağlıklı bir su yönetimi için; Yasal mevzuat ve düzenlemelerde su kaynakları, havza yönetim süreçlerinin bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilmesi, merkezi ve yerel idare ile birlikte bilim insanları, meslek odaları ve diğer paydaşlarla kamu yararı çerçevesinde düzenlenmesi gerekmektedir. Yapılan uygulamalar ise; su kaynaklarımızın içme suyu havzaları ve sulak alanlarımızın yapılan uygulamalarla yapılaşma, sanayi, ve diğer kirletici etkilere açıldığı ve doğal özelliğini kaybetme riski ile karşı karşıya bırakıldığını göstermektedir. Havza Yönetim Planları süreçlerinde yaşanan problemler; Su Kanunu Taslağında ortaya konulan sıkıntılar, Su Yönetimi süreçlerinde Bakanlıklar arasında oluşan yetki karmaşaları, Su kaynaklarımızın giderek daha kirli hale gelmesi suyu yönetemediğimiz gerçeğini de ortaya koymaktadır. Ülkemizde; su kaynakları koruma alanlarının mutlak bir şekilde korunması, kirlenmenin önlenmesi, sürdürülebilir, eşit kullanım haklarının temini ve sağlıklı politikalar ile yönetimi gerçekleştirildiğinde suyun sürdürülebilirliğinden bahsetmek mümkün olacaktır.

Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi olarak, suyun, canlı tüm yaşam için vazgeçilmez doğal bir hak olduğu unutulmadan, suyun kullanımı ve korunması ile ilgili kararlarda yöre, bölge, ülke insanının yok sayılmadan ivedilikle toplumsal projeler oluşturulması gerektiğinin önemi bilinerek ve hiç akıldan çıkarılmadan; ayrıca suyu "doğal hak" olmaktan çıkarıp, "ticari bir mal" haline getirerek sermayeye, küresel piyasaya açan politikalardan vazgeçilmesini, doğal kaynaklarımızı, halkımızın çıkarlarını ve geleceğini korumak için; kamu mülkiyeti temelinde örgütlenmiş, ulusal planlama çerçevesinde yerel kalkınmayı hedefleyen, her bireyin suya erişimine olanak sağlayan, eşitsizlikleri de ortadan kaldırarak, doğayla barışık yatırımı önemseyen ulusal su politikalarının bir an önce hayata geçirilmesi gerekliliğini bir kez daha vurguluyor, yurttaşlarımızın esenliğini ve doğal varlıkların korunmasını esas alan yönetim ve çevre politikalarının hayata geçirilmesi konusundaki kararlığımızı kamuoyu ile paylaşıyoruz.

 

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İzmir Şubesi

 

 

 

 


 

Okunma Sayısı: 25